Pazar, Ocak 04, 2009

Issız Adam


Güzel bir filmdi. amerikanvari bir kolajlama, bu film için haksız bir betimleme olurdu.. belki o filmlere benzetilebilir.. bunu anlayabilirim, fakat bu karelerin ilk olarak amerikan yapımı duygusal filmlerde kullanılmış olması, bundan sonra dünya üzerinde yapılacak hiç bir filmde bu gidişatın "amerikanvari kareler" sıfatını almadan yayınlanamayacağı anlamına gelmemeli, the matrix'ten sonra bullet time tekniği kullanılan filmlerin, bu filmin kolajı olmadan yayınlanabildiği gibi. 

çağan ırmak, bazı duyguları çok iyi gözlemleyip aktarabilme yeteneğine sahip. bu filmde de bunun etkilerini görebiliyoruz. bir erkeğin; evlilik, bağlanma, özgürlüğünü kısıtlama hissiyatını güzel yansıtmış örneğin. ama üzgünüm ki, cemal hünal pek iyi değildi bu konuda. mesela, gerçek hayatta belli tipler vardır, filmde yansıtılmaya çalışılan alper'in hayatını ciddi ciddi yaşarlar. güzel ve kazançlı bir mesleğe sahiptirler, arabaları gayet karizmatiktir, evleri post modern döşenmiştir. kısacası paçalarından fiyaka akar. bir de, alper gibilere özenen, onlar gibi olmaya çalışan çalışan, bunun uğruna sahte davranışlarla, tabiri caizse piç görünmeye çalışarak, kendi benliklerini bastıran tipler vardır. cemal hünal, öyle bir oynadı ki sanki alper gibileri yansıtacağına, farkında olmadan bu kitleyi yansıttı, ya da bana öyle geldi. bunun yanında, melis birkan güzelliğiyle ve sarkık göğüsleriyle dikkat çekti, oyunculuğuna da olumlu not verebilirim. oyuncuları kısa kısa geçiyorum, zira göze batacak bir performansları yoktu.. asıl değinmek istediğim nokta çağan ırmak. bu sebeple, geri dönüş yapıyorum ona.. 

yukarıda da demiştim, bazı duyguları çok iyi gözlemliyor diye. fakat gelgelelim ki, bu da tek başına yeterli değil tabi ki.. bu duyguları yakalamak ayrı bir yetenek, onları harmanlayabilmek ayrı bir sanattır. zaten, usta yönetmenin farkı da burada ortaya çıkar. gözlem; insani bir yetenektir ve yönetmenlik sanatı değildir, ama bunun için elzemdir. harmanlama ise yönetmeklik sanatıdır ve bir yönetmeni diğerinden ayırıcı niteliktedir. çağan ırmak, bu noktaya ulaşmaya çabalamalı bence. zira, çektiği filmlerde dayanmaya çalıştığı nokta, duyguları yakalayıp onları perdeye yansıtmak. bunları harmanlamayı da becerebilirse, dünya standartlarında bir yönetmen olur, fena da olmaz. bu haliyle, güzel sahneleri olan hoş bir film sadece.. fazlası değil. 

bunun yanında, bohemliğin fazlaca gözüne vurulmuş olması da beni huzursuz edici noktalardan biriydi. allah aşkına, kaç insan evinde, eski 45'lik koleksiyonu yapıp, plakla müzik dinliyor bana söyler misiniz? hele ki, mersin'in bağrından kopup, babasının tarlasını zorla sattırıp "sadece bir kaç sene önce" istanbul'a gelmiş bir insanın, bu kısa zaman zarfında; evini post modern döşemesi, şarap içmekten ayrı bir zevk alması ve bu konuda seçici olması, evinde eski 45'liklerden nostaljik bir arşiv bulundurması size de saçma gelmiyor mu? bir insanın, bu saydıklarımdan zevk alabilmesi, bu tercihleri özgür iradesiyle yapabilmesi için, geçmişten gelen belli bir birikimi olması, bu tarz bir kültür ile az çok haşır neşir olmuş olması, örneğin 45'liklerden zevk alabilmesi için yetmişlerin hayatını az çok yaşamış olması, evini post modern döşemesi için de metropolit kültürden fazlasıyla etkilenmiş olması lazım. ama bu adam 30'lu yaşların ya başlarında, ya da daha oraya gelmemiş bile.. yani o bayıla bayıla dinlediği 45'liklerin piyasaya çıktığı vakit daha bebek, belki de henüz doğmamış. ayrıca istanbul'a sedece bir kaç sene önce gelmiş. bu yüzden (şahsi kanaatim), bu adam ya özenti, ya da kurgulanan karakter üzerinde pek fazla düşünülmemiş. evini post modern döşemesini de bir nebze anlayabilirim. hani, 
entele veren hatunlardan payını almak için yapılan bir girişim olarak algılayabiliriz bunu diyip yırtalım. neticede hayatını mersin'de geçirmiş bir adamın, bu tip "metropolitan" zevkleri edinmiş olmasının mantıklı tek açıklaması, onu başka bir amaç için kullanmak istemesi olarak açıklanabilir sadece. bunu anlayabilirim. fakat anlayamadığım nokta; bu adamın evinde, eski yaşamına ait tek izin, neden sadece annesinin ada'ya gösterdiği eski fotoğraflar olduğu. yani, bu adam babasından, anasından, abisinden hiç mi bir şey görmedi? hiç mi memleket toprağıyla yoğrulmadı? ki, kişiliğinin şekillendiği yılların tümünü taşrada geçirmiş biri için oldukça fazla metropolit bir tip bu alper. kendini eski yaşamından tamamen soyutlamış, gençlik yıllarındaki edinimlerini tamamen çöpe atmış bir adam olarak, filmde yansıtılandan da öte, oldukça derin sorunları da olmalı bu adamın.. kısacası, önceden de belirttiğim gibi; bu alper ya özenti, ya da üzerinde fazlaca düşünülmeden kurgulanmış bir karakter. bunun üzerine zayıf bir oyunculuk da eklenince, izlenmesi pek de hoş olmayan bir tip çıkmış karşımıza. 

başka bir konu; duyguların, jest ve mimiklerin gözümüze gözümüze sokulması hastalığı. bu olay, neredeyse gelmiş geçmiş bütün türk filmlerinde, ne yazık ki, mevcut. kişioğlu hangi ruh haline girdiyse, o durumu o kadar göstere göstere yapıyor ki, inandırıcılıktan kilometrelerce uzaklaşıyor. örneğin, gurme amcamızın makarnayı yedikten sonraki surat ifadesi, ya da bıçkın delikanlımızın, berduş bir şekilde elinde sopayla, yaka bağır açık sahilde yürümesi. bir insan, ruh halini giyim şekliyle mi dışa vurur? 

filmde gördüğüm elle tutulur tek içtenlik; annenin, sevgisini göstermeyi beceremeyen oğluna karşı davranışlarıydı. ben de aile ilişkileri bakımından aşağı yukarı aynı tipte bir adamım ve anneme karşı hemen hemen aynı soğuklukta davranırım. annem de o filmdeki anne gibi sürekli çırpınır durur benim için. bunun için sürekli kendimden utanıyorum ama durum böyle, bu ayrı bir konu. filmdeki ana-oğul ilişkisi de benim tipimdeki bir adamın annesiyle yaşadığı türden bir ilişkiyi yansıtması bakımından oldukça sağlam ve yerindeydi diyebilirim (evet, çok sıradan bir ana-oğul ikilisiyiz biz :)) bir de, unutmadan.. düğün sahnesi de oldukça "yerli" idi. bu da filmin artılarından biri, benim gözümde. 

sonuç olarak; bir kaç sahnesiyle akıllarda yer edinebilecek, bunun dışında kısa bir aradan sonra unutulup gidecek bir film ıssız adam. zira, elindeki malzemeyi gişeye değil de içeriğe yönelik kullanmayı seçseydi çağan ırmak, çok daha güzel, çok daha oturaklı bir film yapabilirdi.

Cuma, Ocak 02, 2009









Bir yürek üşümüş
Kapamış kapılarını,
Onarmak zordur.

Perşembe, Aralık 18, 2008

Garipso...

Kim olduğunu bilen yok...

Kim olduğumu bilen yok...

Uzakta, çok uzakta bir yerde, kilometrelerin ifade sınırının da dışındasın. Güneş gibi... Ne kadar yol katetsem de...

Yaklaşamıyorum bile sana..

Yaklaşıyorum...

Yaklaşamıyorum...

Yaklaşıyorum...
 
Yaklaşamıyorum...

Yaklaşıyorum...





Tut elimi...

Pazartesi, Eylül 29, 2008

you can't always get what you want


Parçayla veya Rolling Stones'la alakalı bir yazı bekliyorsanız çok beklersiniz. Hayır, Mick Jagger'dan da bahsetmeyeceğim. Hatta, yazının herhangi bir şekilde şarkıyla alakası yok. Başlık bulmakla vakit harcamak istemedim ve dinlemekte olduğum parçanın adını hemen başlığa yapıştırıverdim. Belki yazının geri kalan kısmında birkaç kelimeyle parçaya göndermede bulunabilirim veya yazıyı bir şekilde parçaya bağlarım. Böylece başlık da boşuna atılmış olarak durmaz. Bakalım, yazının gidişatı da nasıl olacak gerçi onu da bilmiyorum ama elbet bir yerden bir girizgah noktası buluruz.


Hmm... Neden bahsetsem.. Yarın bayram, mesela. Şeker veya Ramazan ne farkeder, bayram değil mi, insanlar bir araya gelmiyor mu (geliyor mu?) Güzel geçmesine kendimizi şartladığımız bir günü, üç beş densizin kendince yaptığı kavram tartışmasına kurban etmeye hiç niyetim yok........


..........


............................


Hala ne yazmak istediğim hakkında bir fikrim yok.. Gerçi çoğu şey hakkında bir fikrim yok. Örneğin, ne istediğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Ne meslek yapmam gerektiği hakkında bir fikrim yok, ki işin komik tarafı bunu söyleyen meslek sahibi bir adam. Hem de hayat garantili! Sadece..... Tarzım değil. Fiziksel açıdan sorunum olmamasına rağmen, düşünsel anlamda pek de kesişmiyoruz mesleğimle. Milyarlarca insanın da bu konuda muzdarip olduğunun farkındayım. Hepsi sistemin suçu, Cliff ölünce Metallica da bitti abi zaten. (aha kayış koptu) İşin garip tarafı, insan sevmediği mesleği yapmak zorunda kalabilir, sonuçta para kazanmak, yaşamını sürdürmek zorundadır, ama zorunlu olarak yaptığı işin yanında her zaman hayalinde bir meslek yatıyordur. Yani, "imkanım olsa şunu olurdum" gibi bir taslak vardır insanların kafasında. Bende o da yok işte. İmkanım olsa ne olacağım hakkında da bir fikrim yok. Mühendislik? Saçma. Bana, afedersiniz ama, çok büyük salaklık geliyor mühendislik. Hele ki, dereceye girip de mühendislik seçen güzel kardeşlerimi aklım almıyor. Üzülüyorum hatta o arkadaşlara. Neden mi? Çünkü en yüksek puanları alıp girdikleri üniversitelerini bitirdikten sonra binbir türlü hayalle, yüksek maaş, mesai sonrası eğlenceler, arabalar, motorlar, istediğin herşeyi elde edebilme hevesleriyle başladıkları serüvende, aynı ÖSS'de kendilerinden kat kat düşük puanlar alan işletmecilerin, iktisatçıların, ya da ÖSS'ye bile girmemiş kişilerin altında maaşlı işçi olarak çalışacakları gerçeğini henüz bilmiyorlar. Nereden bilsinler ki? Para mühendislikte zaten!


Bilmem farkına vardınız mı, ÖSS'de derece yapan gençlerin oldukça büyük bir çoğunluğu mühendislik fakültesi seçiyor. Ben merak ediyorum, acaba ne zaman kendi "isteğini" paranın önüne koyup da bir veterinerlik, bir aşçılık, bir konservatuar, bir öğretmenlik, bir havacılık seçecek gençlerimiz...


Para... Arkadaşlarım, para getirecek mesleği seçmekteki isteğinizi anlıyorum. Ama emin olun, gerçekte istediğiniz şeyin para olmadığını anlamanız çok fazla zamanınızı almayacak. Kendimi koyuyorum ortaya. Maddi açıdan sıkıntım yok. Küçükken sahip olmak isteyip de maddi durumumuzun almamıza izin vermediği şeyleri şimdi rahatlıkla alabiliyorum. Rahatlıkla bir ev kurabilir, hayatıma belli bir standart çerçevesinde devam edebilirim. Ama mutlu muyum? Kesinlikle hayır. Mutlu olabilmem mümkün mü? Pek değil.


Peki mutlu olmak kolay mı? Aslına bakarsanız mutluluk süregelen bir durum değildir, sadece mutlu "an"lar vardır ve bu anlar hayalini kurduğumuz bir gelecekte veya geçmişteki bazı belli noktalardadır. Şimdi ise mutlu değilizdir. Çünkü mutluluk, insanın iradesiyle uyum içindedir ve, yapısı gereği, iradesiyle uyumlu olan hiçbirşey insanın dikkatini çekmez. Bu yüzden mutlu olduğumuz zamanların farkına pek varmayız. Şayet bir şey dikkatimizi çekiyorsa, hayatın normal akışından bizi ayırıp zamanımızı ona harcamaya yöneltiyorsa, bir yerde bir şey "farklıdır". Bu, herşey olabilir ama mutluluk değildir. Tatminsizlik de buradan geliyor. Mutluluğumuz kısa sürüyor hep ve beklentilerimizin hep altında kalıyor farkındaysanız. Acı ise tam tersi, oldukça uzun ve tahminlerimizin ötesinde çıkıyor karşımıza genellikle. Örnek olarak, avını parçalayıp yiyen bir avcının aldığı tatmin duygusu ile avın parçalanmakta iken çektiği acıyı karşılaştırabiliriz. Ya da, ağrıyan dişimizin verdiği sancıyı tüm benliğimizle hissederken, vücudumuzun geri kalan kısmının sağlıklı oluşu, pek umrumuzda olmaz.


Bu yüzden, sahip olduğumuz sürece hayattaki en büyük üç mutluluğu, yani gençlik, özgürlük ve sağlığı fark etmeyiz. Ne zaman bunları kaybederiz, o zaman farkına varırız değerinin, ki bu farkındalık da zaten bunların yokluğu yüzündendir. Alışılmış şeylerdir bunlar. Genç iken gençliğimizin, sağlıklı iken sağlığımızın, özgür iken özgürlüğümüzün farkında değilizdir, çünkü bunlara alışmışızdır ve nasıl ki; bir alışkanlığı zorla terketmek dayanılmaz bir acı veriyorsa(örn. sigara) bu alışılagelmişliğin verdiği aşırı duyarsızlık da alışkanlık durumu ortadan kalktığında aynı oranda acıya dönüşür.


Mutluluk zor be dostlar... Hele ki; hayat her zaman istediğiniz şeyi vermiyor ise(size bir yerde bağlayacağımı söylemiş miydim? :) ) mutlu olmanız daha da zorlaşıyor...

Pazar, Eylül 28, 2008

Haidar Pasha Cemetery

Yanlış okumadınız...

Özel bir ismin ingilizceye çevrildiğine, resmi anlamda ilk defa burda şahit oldum. Kanım damarlarımdan çekildi resmen. Burada yapılan işe yakıştıracak kelime bulamıyorum, çünkü hangi kelimeyi kullansam, rezaletin boyutunu anlatmakta yetersiz kalacak, ya da benim kelime hazinem bunu aktarmaya yeterli seviyede değil. Hani geçenlerde onaylanan vakıf yasasıdır, 3 ağustos 2002 yabancılara toprak satışını serbest bırakan yasadır, şudur budur geçiniz efendim. Bu meclis işi değildir ki kimin çıkarı olsun bunda? Bu, düpedüz atalara saygısızlıktır. Geçmişle dalga geçmektir. Bir belediye bunu yapabiliyorsa varın gerisini siz düşünün. İşin garip tarafı, bu İngilizce tabelanın altında, sağında, solunda, üstünde, çaprazında falan hiçbir yerinde Türkçesi de yok. Sanki o mezarlık sadece yabancıların ziyaretine açık. Biz kendi tarihimizi öğrenmesek de olur. Türk tarihi, sadece yabancılara lazım ne de olsa.

İlk türk tersanesini kuran, Osmanlı'nın en parlak döneminde devletin üçüncü adamlığına kadar yükselen bir paşa bunu duysaydı, herhalde yattığı yerde bir daha ters dönerdi...

Cumartesi, Eylül 27, 2008

Music & Lyrics


Romantik komedi türünün son yıllardaki en güzel örneklerinden biri bu film. Hiç bir şekilde yalanı yok. Ne sıradışı bir durum var, ne de normal bir durum sıradışı gibi gösterilmeye çalışılmış. Ana karakterler bildiğimiz etten kemikten insanlar. Hava basıncı bildiğin 1 atm. sıcaklık oda sıcaklığı. Hiç bir aşırılık, farklılık yok. Tamamıyla "bizim köyden" bir film. Özellikle, 80'lerin sonu ve 90'ların başında dinlediğimiz müziklere benzer kalıplardaki ost, hafızada şekillenmeyen, ama bir şekilde tanıdık gelen bir geçmişi hatırlatıyor.



Konusu şöyle; Alex Fletcher (Hugh Grant), 80'lerin ünlü grubu pop'ın üyelerinden biridir. Grup dağıldıktan yirmi yıl sonra da Alex şarkılarını söylemeye devam etmektedir, ama artık panayırlarda, eğlence parklarında... Yine de onu çok seven, ismini duyunca bile heyecanlanan hayranları vardır. Alex bu şekilde hayatına devam ederken, menajeri chris (Brad Garrett) ona bomba bir haber getirir. Britney Spears'ı bile geride bırakacak denli meşhur olan Cora Corman (Haley Bennett) Alex'ten bir şarkı yapmasını ister (Cora Corman "pop divası" gibi bir noktaya yerleştirilmiş, Britney Spears ve Shakira'dan bile popüler görünüyor, ama alt metinde onlar gibileri temsil ediyor aslında). Bu, Alex için tekrar meşhur olma fırsatıdır, ama onun için bu sürecin çok zor olacağı açıktır. çünkü şarkıyı yapmak için bir haftadan kısa bir zaman vardır ve gelin görün ki Alex on yıldan fazla bir süredir bir tek şarkı yapmamıştır, üstelik buna kalkışsa bile söz yazma işini de becerememektedir. Şans bu sefer, çiçek sulama işi için gelen Sophie Fisher (Drew Barrymore)'la kapısını çalar Alex'in. Sophie, söz yazmada oldukça beceriklidir, ancak iş ciddi görününce de topuklamaya çalışır. Alex'in yumuşak ısrarları sonucunda Sophie "e hadi bari" şeklinde bir kabulle Alex'in piyanosuna yaklaşır. Gerek Alex'in, gerekse Sophie'nin hayatları, geçmişleri de ufaktan ortaya çıkar. Zaten ikisi de sır saklayacak gururda değildir. Peki müzikler nasıl, lirikler nasıl? Film için işlevsel olarak kullanılıyorlar aslında, ama bence sonradan da dinlenilebilecek kadar hoşlar (Cora Corman'ınkiler hariç tabi). Neticede; eşinizle, sevgilinizle güzel bir akşam yemeğinden sonra evinizde oturup birlikte izleyebileceğiniz güzellikte bir film. Türe olan olumsuz yaklaşımımı da sildi attı. Tavsiye ediyorum ;)

Pazartesi, Eylül 01, 2008

Yazar...


Sanırım kırk fırın ekmek yesem de alamayacağım sıfattır bu. Çalışıyorum ama olmuyor, yansıtamıyorum bilader. İçimden geçen duyguyu düşünceyi aynı yoğunlukta aktaramıyorum bir türlü. Bulamıyorum kelimeleri.


Aşık mı oldum? İçimden öyle duygular geçiyor ki, normal bir insan bunu hissetse korkar benden "bir insan bu kadar çok sevilir mi? obsesif misin sen?" diye. Yazıya dökmeye çalışıyorum, bunu herkes bilmeli diyorum, klavyeye elimi uzattığımda zihnim durgunlaşıyor ve ne yazacağımı bilemez oluyorum. İçimdeki duygular ise birden, parça pinçik durumda, zihnimin derinliklerinde serseri mayın gibi alakasız bir şekilde salınıyor. Toplayamıyorum. Parçaları birleştiremiyorum. Yapmaya çalışıp ortaya birşeyler döktüğümde de duygularımla alakası olmayan, içtenlikten uzak, samimiyetsiz, ya da benim beklediğim samimiyetten kilometrelerce ötede bir yazı çıkıyor karşıma. Küfredip siliyorum.


Bir kitap mı okudum? Okuduğum fantazyaların içinde kendini yücelttiğine inandığım bir eseri "nasıl eder de başkalarına uygun bir dille, beğendiğim ve eksik bulduğum yönlerini de aktararak, biraz da kendi düşüncelerimi ekleyerek sunabilirim" diyorum. Bunlar aklımdan geçerken; kitabı okuduğum zaman içinde bulunduğum ruh halini, kitabın dünyasında nasıl da kaybolduğumu, kitaptan ne kadar zevk aldığımı da eklemenin yollarını arıyorum, ama elimi klavyeye uzattığım an, kitapla ilgili tüm imgelemler zihnimden uçuyor. Arıyorum kelimeleri, bulamıyorum...